.

Чтение книги онлайн.

Читать онлайн книгу - страница 26

Автор:
Жанр:
Серия:
Издательство:
 -

Скачать книгу

style="font-size:15px;">      O kafeden topallayarak çıktım ve birkaç gün boyunca topallamaya devam ettim. Yürümek benim için zor hatta acı verici bir hâl almıştı. Bu cihaz yığınının yağı bitmiş de şimdi hareket ettikçe birbirlerine zarar veriyorlarmış gibi geliyordu. Birkaç gün sonra daha fena bir hastalığa yakalandım, bu hastalığı arar oldum. Ama bugün hâlâ bu konu hakkında yazarken eğer biri yürüdüğümde bana bakarsa elli dört hareket birbirine karışır ve düşecek gibi olurum.

      Bu sakatlığı Ada’ya borçluydum. Pek çok hayvan âşık olduklarında, diğer hayvanlara ya da avcılara av olur. İşte ben de o zamanlar bu hastalığa av olmuştum ve eminim ki o canavar makineyi başka bir zamanda öğrenmiş olsaydım, hiçbir zararı dokunmazdı bana.

      Bir kâğıdın üzerine yazıp sakladığım birkaç satır bana o günlerde yaşadığım bir başka tuhaf macerayı hatırlattı. Bu son sigaram olacak diye yazdığım notun hemen yanına, elli dört hareket hastalığından kurtulabileceğime olan inancıma dair bir yazı yazmışım, bir de… Şiir denemesi var… Bir sinek üzerine. Gerçeği bilmesem bu dizeleri, sineklere sen diye hitap eden iyi yürekli bir kızın uydurması sanardım ancak işte bizzat ben yazmıştım bu şiiri, o yollardan geçen bendim, demek ki hayatta herkes pekâlâ her yola girebilir.

      İşte bu satırların nasıl ortaya çıktığının hikâyesi: Gece geç saatte eve dönmüştüm, gidip yatacağım yerde çalışma odama gittim, gaz lambasını yaktım. Lamba yanınca bir sinek musallat oldu. Tepesine bir darbe indirmeyi başardım fakat elimin kirlenmesini istemediğimden pek kuvvetli bir darbe değildi bu. Sonra onu unuttum, dikkatli bakıp da masanın ortasında kendisini iyileştirmeye çalıştığını görünce hatırladım ancak. Dimdik duruyordu, yerinden biraz yükselmiş gibiydi çünkü ayaklarından biri sertleşmişti, bükemiyordu. İki arka ayağıyla kanatlarını titizlikle düzgünleştirmeye çalışıyordu. Hareket etmeye yeltendi ama sırtüstü döndü. Doğruldu ve inatla meşgalesine geri döndü.

      Bu satırları böylesi bir acıyı göğüsleyen küçücük bir organizmanın gösterdiği muazzam uğraşa ve bu uğraş içinde düştüğü iki büyük yanılgıya şaşarak yazmıştım. İlk önce, sinek yaralanmamış kanatlarını inatla düzeltmeye çalışarak acının hangi organından geldiğini bilmediğini ortaya koyuyordu; ikinci olarak da titizlikle gösterdiği çaba, o küçücük zihninde sağlığın herkese ait olduğu ve bizi terk ettiğinde mutlaka geri dönmesi gerektiği inancının var olduğunu gösteriyordu. Bunlar, yalnızca tek bir mevsimlik canı olan bu yüzden de hayatı deneyimleyecek zamanı olmayan bir böcekte kolaylıkla mazur görülebilecek hatalardı.

      Nihayet pazar gününe vardım. Malfenti evine son ziyaretimden bu yana geçen beşinci gün de dolmuştu. Çok az çalışan ben, hayatı kısa dönemlere bölen ve onu daha katlanılır hâle getiren tatile her zaman büyük bir saygı duymuşumdur. O tatil de yorucu bir haftama son verdiği için pek bir sevinçliydim. Planlarımı değiştirmeyecektim ama o gün geçerli olmak zorunda değillerdi, Ada’yı tekrar görecektim. Bu planlardan hiçbir sözle taviz vermeyecektim ama onu tekrar görmek zorundaydım çünkü olayların benim lehime değişme ihtimali de vardı ve o zaman boş yere acı çekmiş olurdum.

      Bu nedenle öğle vakti, zavallı bacaklarımın izin verdiği kadarıyla acele ederek, şehre ve Bayan Malfenti ve kızlarının ayinden dönerken geçmek zorunda olduklarını bildiğim yola koştum. Güneşli bir bayram günüydü ve yürürken kim bilir, şehirde beklediğim yenilik, Ada’nın aşkı ile karşılaşırım diye düşünüyordum.

      Öyle olmadı ama bir an için kandırdım kendimi. Şansım yaver gitti. Ada ile burun buruna karşılaştık, hem de tek başınaydı. Bacaklarım titredi ve nefesim kesildi. Ne yapacaktım şimdi? Kendime verdiğim sözü tutacaksam kenara çekilip ölçülü bir selamlamayla geçmesine izin vermem gerekecekti. Ama o an kafam karıştı, başka kararlar da almıştım çünkü içlerinden biri de onunla yüz yüze konuşup yazgımın ne olduğunu onun ağzından öğrenmekti. Kenara çekilmedim, beni daha beş dakika önce ayrılmışız gibi selamlayınca yanına yaklaştım.

      “Günaydın, Bay Cosini! Biraz acelem var.” dedi.

      Ben de: “Bir süre size eşlik etmeme izin verir misiniz?” diye karşılık verdim.

      Gülümseyerek kabul etti. Acaba şimdi konuya girmeli miydim? Doğru evine gittiğini ekledi, bu yüzden konuşmak için sadece beş dakikam olduğunu anladım ve ona söylemem gereken önemli şeyler için bu zamanın yeterli olup olmayacağını hesaplarken, o beş dakikanın yarısı gitti bile. Tamamen anlatamamaktansa hiç söylememek daha iyi olacaktı. O zamanlar bir kız genç bir erkeğin kendisine eşlik etmesine izin verirse adı çıkardı, bu gerçeği düşününce kafam karıştı. O bana bu izni vermişti. Mutlu olmam gerekmez miydi? Bu sırada yüzüne baktım, öfkeden ve kuşkudan bulanıklaşmış olan tutkumun beni ele geçirdiğini hissediyordum. En azından hayallerimi geri alabilir miydim? Çizgilerinin uyumuyla gözüme hem küçük hem de büyük görünüyordu. İşin aslı, onun yanındayken düşler kendiliğinden hep birlikte geri geliyorlardı. Bu benim onu arzulama şeklimdi, için için pek bir sevinerek kavuştum bu duyguya. Ruhumdan, öfkenin de kızgınlığın da izi silindi gitti.

      Ama birden arkamızda tereddütlü bir ses duyduk:

      “Hanımefendi izin verir misiniz?”

      Öfkeyle döndüm arkamı. Henüz başlamadığım açıklamalarımı bölmeye cüret eden de kimdi? Esmer, solgun benizli, sakalsız genç bir beyefendinin endişeyle bakan gözleriyle karşılaştım. Döndüm, benden yardım isteyecek mi diye umutlanarak Ada’ya baktım. Bir hareketi yeterdi, bu küçük beyin üzerine atlayarak cüretinin hesabını sorardım bir güzel. Hele bir de inat etseydi!.. İşte böyle acımasız bir güç gösterisine girişmiş olsaydım, hastalık mastalık kalmazdı bende.

      Ama Ada o işareti vermedi. Yanak ve ağız çizgilerinin yanı sıra gözlerindeki parıltıyı da değiştiren içten bir gülümseme ile ona elini uzattı:

      “Bay Guido!”

      Bu isim canımı yaktı. Az önce bana soyadımla seslenmişti.

      Bay Guido’ya daha yakından baktım. Giyim kuşamı çok zarifti, eldivenli sağ elinde, kilometre başına bir servet ödeseler de yanımda gezdirmeyeceğim fil dişi saplı upuzun bir baston tutuyordu. Bu adamı, Ada için tehlike olarak gördüm diye kendimi suçlamadım. Şık giyinen ve bu tür bastonları taşıyan nice karanlık tipler vardır bu dünyada.

      Ada’nın gülümsemesi, beni yeniden en yaygın toplumsal ilişkilere sürükledi. Bizi birbirimize tanıştırdı. Ve ben de gülümsedim! Ada’nın gülümsemesi, hafif bir esintinin dokunduğu berrak bir suyun dalgasını andırıyordu. Benimki de benzer bir dalgalanmayı hatırlatıyordu ama bu dalganın müsebbibi, suyun içine atılan bir taştı.

      Adı Guido Speier’di. Gülümsemem doğallaştı çünkü o an, tatsız bir şey söyleme fırsatım olmuştu:

      Конец ознакомительного фрагмента.

      Текст предоставлен ООО «Литрес».

      Прочитайте эту книгу целиком, купив

Скачать книгу